Aynaya baktığımızda tek bir siluet görürüz. Bedenimize dokunduğumuzda biliriz, BİR ben vardır orada. Öte yandan biliriz görmesek de bir auramız yani enerji bedenimiz mevcuttur. Aslında düşünce ve duygularımızın birer enerji olduğunu ve bizim de enerji, bir frekans olduğumuzu da biliriz. Başka??

Çocukken koltukların tepesinden atlayıp zıplarken yavaşla, dur biraz diye yaramazlık etme şeklinde öğütlendiğinde hareketli yanımızı heykelleştirirken sahte bir benlik var ederiz ve sonra hayatın içinde eyleme geçmemiz gereken her durumda o heykelin bize şunu hatırlattığını duyarız; aman sorun çıkmasın, otur oturduğun yerde.

Çocukken ve her şeye gülebilir halde iken gülme, az biraz sus dendiğinde hatta üzerine temiz bir dayak yediğimizde sahte başka bir kişiliğimiz daha gelişir içimizde ve büyüdüğümüzde konuşmamız gereken yerlerde bizi gelip dürter; aman etrafa rahatsızlık vermemek lazım diye nasihat eder ve susmayı öğütler.

Çocuk olmak coşkusu içinde iken dönüp annemizin gözlerine baktığımızda ve orada kederi seyrettiğimizde o neşeli çocuk kendine yabancılaşır, hüzne bürünür ve de vazgeçer, çocuk olmaktan. Annesinin hüznünü dağıtmak için küçük bedeniyle elinden geleni yapmaya çalışırken o gün, büyür ve kocaman bir ebeveyn oluverir. Daha sonra yaşamın içinde üzerinde her yere taşıdığı ve herkesin ebeveyni olma görevi kemancı gibi yanından ayrılmaz ama etrafını çok düşünen neşesiz birisine neden benzediğini de unutur, hatırlamaz.

Her gün güzel ve herkes olması gerektiği haliyle muhteşem iken çocukken gelip biri bize sorar; söyle bakalım anneni mi, babanı mı seviyorsun? Yahut annen mi haklı, baban mı? Bilmezler bu soruların cevabı yoktur ama yine de ikiye bölmektedir, bir çocuğun ruhunu… Sonra ne zaman bir karar dönemecinde olsak; ikileme düşeriz, karar almak birinden vazgeçmek ve birini feda etmek gibidir çünkü. Bir arkadaş daha belirir bu durumlarda içimizde; kararsızlık adında, her dakika misafir olmak için hayatımıza.

Çocukken biri bir gün hadsizliğin ötelerine geçer ve özünde herkesi sevmeye ve herkese güvenmeye kodlu o çocuğa izinsiz dokunur. Çocuk donakalır, sevgiyi, güveni ve tüm güzel hislerini işte o karede asılı bırakır bir de dönüp hayatta kalabilmek için yolda artık duygularını duymamayı seçmek zorunda kalır. Sonra büyür ve özellikle karşı cinsten uzak kalmayı seçer, kendisine dokunulmaması için. Soğuk, güvensiz birisini taşıyordur mütemadiyen yanında, hiç anlam veremez, çoğu zaman kendinden sıkılır. Evli de olsa nedense en çok yalnızlığına sarılır.


Duran, susan, hissetmeyen, kararsız ve çocukluğunu bir yerlerde unutmuş bir yetişkin aynaya baktığında yüzündeki en küçük benleri dahi görebilse de ruhsal yaraları nedeniyle içinde soluyan başka başka benleri görmez, göremez. Bedenini sadece güzelleştirerek, süsleyerek, gençleştirerek, gezdirerek ve ona yalandan sarılarak ulaşamaz içindeki ötelenmiş olan taraflarına. Bir gün; en temelde kendine kızmayı ve acımayı bıraktığı herhangi bir gün, o sus denilen kendini tüm samimiyetiyle durup dinlemeyi seçtiği gün, birilerini değil de seni ne mutlu eder diye yüreğine sorabildiği gün, sahtelik etmesem bugün ne yapar ve de ne yapmazdım diye cesurca merak ettiği gün, o görülmeyip, duyulmayan yanlarını tüm yüreğiyle kapsarcasına hissetmeye karar verdiği gün, kendini suçlamaktan istifa edip kendini tanımaya ve onarmaya niyet ettiği gün, işte o gün“içindeki” o diğer parçaları tek tek görebilmeye ve yepyeni bir benliği inşa edebilmek için bütün-leşmeye başlayacaktır…
Aslı Ersoy
Eğitmen, Yazar

Similar Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.